Anatomik olarak modern insanların ortaya çıktığı 300 bin yıllık insanlık tarihinin sadece 150-160 bin yılında insanoğlu konuşma ve konuşulanı anlama yeteneğine ulaşmıştır. 50 bin yıl önce davranışsal ilerleme kaydeden insan, 5 bin 500 yıl önce Sümerler’in yazıyı bulmasıyla iletişimde önemli bir aşamaya geçti. Ancak, Taş Devri Çağı’ndan gelen dürtüsel davranış biçimlerinin etkisi halen beynimizin limbik sistemi (memeli beyni) aracılığıyla sürmektedir.
1952 yılında, öncü bir bilim adamı olan Paul MacLean insan beynini, “sürüngen beyni’’, “memeli bevni (limbik sistem)" ve "insan beyni (neokorteks)” olmak üzere üç kısımdan oluşan ‘’üçlü beyin’’ olarak tanımlamıştır.
Sözel olmayan iletişim üzerine yapılan çalışmalarda, asıl hareketin olduğu yer limbik sistemdir. Bunun nedeni limbik sistemin, etrafımızdaki dünyaya reflekssel ve anında, gerçek zamanlı ve düşünmeksizin tepki veren kısım olmasıdır. Bir diğer deyişle, limbik sistem dış çevreden gelen bilgilere en gerçek karşılığı vermektedir. (Myers, 1993, 35-39)-( Joe Navarro-2007).
Kişisel iletişimde sözlü ve sözsüz mesajların göreceli önemi üzerine Los Angeles'taki California Üniversitesi'nden Prof. Albert Mehrabian 1970’lerde bazı araştırmalar yapmıştır. Bu araştırmalar, birinin söylediklerine dair duygularımızı, tutumlarımızı ve inançlarımızı, konuşulan gerçek kelimelerle değil, konuşanın beden dili ve ses tonuyla ilgili olarak çıkardığımızı göstermiştir.
Kişisel iletişimde kelimeler %7, ses tonu %38 ve beden dili %55 etkili oluyor. Kimi araştırmacılara göre sözsüz iletişimde beden dilinin etkisi yaklaşık %65 dolaylarına çıkabilmektedir.
Uzman Psikolog Cevher Özden; ‘’Doğru yer, doğru zaman, doğru kişi olmazsa beklentilerimizi bile bize karşı kullanmaya kalkan insanlar çıkabilir. Niyetiniz herkes tarafından bilinmemeli! Zihin odalarınız sizin mabetinizdir. Oraya ’Sorumlusundan başkası giremez!’ tabelasını asın!’’ der.
Olumsuz duygulardan bahis açacak olursak; aslında 300 bin yıl öncesindeki anatomik olarak modernleşmeye başlayan insanın genetik kodları sayesinde bu sinyalleri almaktayız. Mesela; ‘’Şu kişi bana hiç güven vermedi!’’, ‘’Şu kişi ne kadar itici!, ‘’Şunu görünce kendimi kötü hissediyorum!’’, ‘’Sözleri veya bakışları bana güven vermiyor!’’, ‘’Ne kadar ketum!’’, ‘’Bir şeyler gizliyor gibiydi!’’, ‘’Ne kadar terbiyesiz!’’, ‘’Akrabamız olduğu için bir şey diyemedim!’’ gibi … soru işaretlerine rağmen bu tür kişilerle irtibatlarını sürdürenler ya mutsuz ya da pişman olmuşlardır. Çünkü bu kişileri çözmek için uzun zaman harcamışlar, bu zamanın sonunda da kırık bir kalp ve birçok maddi-manevi kayıpla ortada kalmışlardır.
Hissettikleri ve bazen de başkaları tarafından uyarıldıkları halde bazı kişiler neden kurban durumuna düşer? İşte bu sorunun cevabını anlamaya başladığında insanoğlu evrensel bir ivme kazanacaktır?
-‘’Seviyordum uyarıları dinlemedim.’’; ‘’Şiddet gördüğüm zaman devamının geleceğini düşünmedim.’’; ‘’Sinsiliği hissettim ama bu kadar büyük bir kazık yiyeceğim aklıma gelmezdi!’’, ‘Elimde hiçbir mantıklı done olmadan güvendim!’’… gibi serzenişleri çoğaltmak mümkün!
Halbuki ilköğretimden itibaren ‘’beden dili eğitimi’’ okullarda müfredata konmuş olsa toplumda önemli bir farkındalık meydana gelecektir. Ebeveynler çocuklarına ‘dikkat uyarmaları’nı daha bilinçli yapacak; işverenler mobing oluşturan davranışlardan kaçınacak , eşler hoşgörüsüzlük ve güvensizlik ortamını hazırlamaktan uzak duracak, insan kaynakları departmanları doğru eleman seçimi ile verimliliği üst düzeye çıkaracak; emniyet görevlileri, doktorlar, öğretmenler öncelikle ‘’insanı’’ daha iyi anlayacaklardır.
Bir doktor ameliyata girecek hastasını daha iyi motive edecek; bir öğretmen öğrencisinin öğrenme biçimini anlayabilecek; bir polis karşılaştığı kişinin beden dilini okuyarak ona yaklaşım şeklini biçimlendirebilecektir. Bu eğitimi alan veya danışmanlık alan bir siyasetçi konuşmasından giyimine, mimiklerinden jestlerine daha dikkatli olacak, toplumun geneline hitap etmeyi başarabilecektir.
Psikanaliz biliminin kurucusu Nörolog Sigmund Freud, ‘’id, ego ve süper-ego’’yu insan zihninde etkileşime giren üç katman olarak belirlemiştir. ‘İd’ dediğimiz amigdalanın arzularına yenik düşen kısmı, süper ego eleştirel ve moral verici kısım, ego ise her ikisi arasında denge kuran katmandır. Egoist kelimesi ise bencillik şeklinde nitelendirilerek bilimsel tanımı ile uyuşmamaktadır.
Kısaca şunu söylemeliyiz; insan bilincinin bütünsel şekli olarak ortaya attığı bu kuram aslında 1.Dünya Savaşı’ndaki yıkım ve milyonlara yakın insanın yok edilmesi kendisi de Yahudi olan Freud’u vicdan olgusunu sorgulamaya itti. Bu üç aşama ile Freud, insanın karar ve yargı sürecini çözmeye çalışmıştır. Burada önemli göreve sahip olan aslında egodur. Çünkü id ve süper-egoyu dengelemekle görevlidir. (Hitler Almanyası’na Profil ve Davranış Analizi açısından baktığımızda ‘sürü psikolojisi davranışları’ şeklinde açıklayabiliriz.)
II. Dünya Savaşı sırasında Stratejik Hizmetler Ofisi’nin, Adolf Hitler'in profilini çıkartmak için William Lange adındaki psikiyatristi görevlendirmesi ile ilk profilleme çalışmaları başlamıştır.
İlk çağlarında insan hayatta kalmak için iyi bir avcı ve üremek için de hem cinslerine karşı baskın ve ezici olmak zorundaydı. Çağımızda ise bu davranış şekillerine dürtüsel olarak devam edenler – toplum düzenini korunması adına-; suç ve ceza hukukunun, psikoloji ve psikiyatrinin, kriminolojinin, tıbbın, antropolojinin, dil bilimin, istatistik ve davranış bilimlerinin konusunun büyük bir kısmını oluştururlar. Dolayısıyla Profil Analiz Uzmanlığı; çalışma sahası içerisine tüm bu saydığım disiplinleri ve multidisiplinleri birleştiren ‘hümaniter bir multidisiplin’dir. Profiler mesleği sadece 9’da 8’lik deney sonuçlarını bilimsel veri kabul etmektedir. Profil ve Davranış Analizi Uzmanları kriminolojinin yanı sıra insan kaynakları, siyasi danışmanlık, satış - pazarlama, kariyer yönetimi ve kariyer danışmanlığı, aile danışmanlığı gibi alanlarda çalışmaktadırlar. Pek çok meslek grubu mensupları da ek yeti olarak bu eğitimleri alabilmektedir.